
Kıbrıs’a “haber için” gittim. Ama 3 günün sonunda çantamda haberden çok hikaye, insan ve deniz kokusu vardı.
Uçak Lefkoşa’da Ercan Havalimanı’na iner inmez ilk izlenim sıcak oldu. Kuru ama yakıcı bir sıcak. Gebze’nin yaz günlerini hatırlattı. Havalimanında karşıma çıkan ilk yazı ise “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacak” idi. Anladım ki buraya turist olarak değil, kardeş olarak gelmişim.
İlk Gün: Lefkoşa ve Magosa
İlk gün rotam Lefkoşa ve Gazimağusa oldu. Sınır kapısından bir adım attım. Para değişti, tabela değişti, dil değişti. Ama gökyüzü aynıydı. Dünyada tek bölünmüş başkent burası. Teller, kontrol noktaları, 50 yıldır süren bir gerçeklik gözümün önündeydi.
Polis çıkışta sordu: “Nereye gittiniz?”
“Sadece karşıya baktım” dedim. Biz güldük ama mesele hiç de gülecek gibi değildi.
Ardından Gazimağusa surlarının içine girdim. Namık Kemal Zindanı’nı gördüm. “Vatan yahut Silistre”yi yazan büyük yazarın 38 ayını geçirdiği yer. Hemen yanında Barbarlık Müzesi vardı. 1963 yılında Kıbrıs Türk’üne yapılanları fotoğraflarla gördük. O an anladım: İşte bu yüzden 1974’te Barış Harekatı yapıldı. Gerekirse yine yapılır.
Akşam Girne’ye geçerken bir gerçeği daha öğrendim: Adada ulaşım zor. Ticari taksiler pahalı, toplu taşıma neredeyse yok. Kıbrıs’ı hakkıyla gezmek için araba şart.
Son İki Gün: Girne’de İnsan ve Vefa
Son iki günümü Girne’de geçirdim. Liman küçük ama çok canlıydı. Balıkçı tekneleriyle turist tekneleri yanaydı. Bir amca “Çay 20 lira evlat” dedi. Gülümsedim.
Kıbrıs insanı ile ilgili en net tespitim şu oldu: Ya çok sıcakkanlılar ya da mesafeliler. Ortası yok. Bellapais’te lavanta kesesi satan bir kadın “Gazeteci misiniz? O zaman bunu bedava alın ama güzel yazın” dedi. O keseyi hala saklıyorum.
Yeme içme kültürü Türkiye ile birebir aynı. Kebap, hellim, meze… Tek fark porsiyonların oldukça büyük olması. Bir porsiyon iki kişiye rahat yetiyor.
Girne’de “ Ya Taksim ya Ölüm ” yazısının önünden geçtim. Ardından Şehitler Abidesi’ni ziyaret ettim. 20 Temmuz 1974’te bu vatan toprağı için can veren fidanları gördüm. Aralarında Gebze’den giden isimler de vardı. Başımızı eğip ellerimizi dua ettik. Çünkü Kıbrıs bir tatil yeri değil, bir şehitliktir, bir davadır, ödenmesi gereken bir borçtur.
Bellapais Manastırı’nın taşları rüzgarla konuşuyordu. Sessizlik hakimdi. O sessizlikte 74’ü ve barışı düşündüm.
Son Gün: Othello ve Aitlik
Son gün Magosa’da Othello Kalesi’nin önündeydim. Genç bir çocuk gitar çalıyordu.
“Nerelisin?” diye sordum. “Buralıyım” dedi.
“Peki nereye aitsin?”
Denize baktı ve “Denize” diye cevap verdi.
Bence en doğru cevabı o verdi. Bu ada denize ait.
Girne’de görüştüğüm Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimize “Gebze’den selam getirdik. Davanız davamız ” dedim. Onlar da “Ana vatan yalnız bırakmadı, bırakmayacak” diye karşılık verdi.
Üç günde ne anladım? Kıbrıs haber değil, histir.
Acele yok. Çay soğumadan içiliyor. Muhabbet yarım kalmıyor.
Gazeteci olarak gittim, ilham alarak döndüm. Valizim hafifti ama kalbim doluydu.
Çünkü Kıbrıs unutulacak bir yer değil.
Çünkü KKTC yalnız değildir.
Çünkü ‘’ Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır.’’
Bir dahaki sefere daha uzun kalacağım. Bu konuda eşim Teyfik'le de muatabıkız. Söz.