Kıbrıs’ta 3 gün

19 Temmuz 2026 Saat: 20:27
Gül AKDEMİR KURT

Kıbrıs’a “haber için” gittim.  Ama 3 günün sonunda çantamda  haberden çok hikaye, insan ve deniz kokusu vardı.

Uçak Lefkoşa’da  Ercan Havalimanı’na iner inmez  ilk izlenim sıcak oldu. Kuru ama yakıcı bir sıcak. Gebze’nin yaz günlerini hatırlattı.  Havalimanında karşıma  çıkan ilk yazı ise  “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacak” idi.  Anladım ki buraya  turist olarak değil, kardeş olarak gelmişim.

İlk Gün: Lefkoşa ve Magosa

İlk gün rotam Lefkoşa  ve  Gazimağusa  oldu.  Sınır kapısından bir adım attım.  Para değişti, tabela değişti, dil değişti.  Ama gökyüzü aynıydı.  Dünyada tek bölünmüş başkent burası. Teller, kontrol noktaları, 50 yıldır süren bir gerçeklik gözümün önündeydi.

Polis çıkışta sordu: “Nereye gittiniz?” 

“Sadece karşıya baktım” dedim. Biz güldük ama mesele hiç de gülecek gibi değildi.

Ardından Gazimağusa surlarının içine girdim.  Namık Kemal Zindanı’nı gördüm.  “Vatan yahut Silistre”yi yazan büyük yazarın 38 ayını geçirdiği yer. Hemen yanında Barbarlık Müzesi vardı. 1963 yılında Kıbrıs Türk’üne  yapılanları  fotoğraflarla gördük. O an anladım:  İşte bu yüzden 1974’te Barış Harekatı yapıldı. Gerekirse yine yapılır.

Akşam Girne’ye geçerken bir gerçeği daha öğrendim:  Adada ulaşım zor. Ticari taksiler pahalı, toplu taşıma neredeyse yok. Kıbrıs’ı hakkıyla gezmek için araba şart.

Son İki Gün: Girne’de İnsan ve Vefa

Son iki günümü Girne’de geçirdim. Liman küçük ama çok canlıydı. Balıkçı tekneleriyle  turist tekneleri yanaydı. Bir amca “Çay 20 lira evlat” dedi. Gülümsedim.

Kıbrıs  insanı ile ilgili en net tespitim şu oldu: Ya çok sıcakkanlılar  ya da mesafeliler. Ortası yok. Bellapais’te  lavanta  kesesi satan bir kadın “Gazeteci misiniz? O zaman  bunu bedava alın ama güzel yazın” dedi. O keseyi hala saklıyorum.

Yeme içme kültürü Türkiye  ile birebir  aynı. Kebap, hellim, meze… Tek fark porsiyonların oldukça büyük olması. Bir porsiyon iki kişiye rahat yetiyor.

Girne’de “ Ya Taksim ya Ölüm ” yazısının önünden geçtim.  Ardından Şehitler Abidesi’ni ziyaret ettim. 20 Temmuz 1974’te  bu vatan toprağı için can veren fidanları gördüm. Aralarında Gebze’den giden isimler de vardı. Başımızı eğip  ellerimizi dua ettik. Çünkü Kıbrıs bir tatil yeri değil, bir şehitliktir, bir davadır, ödenmesi gereken bir borçtur.

Bellapais  Manastırı’nın taşları rüzgarla konuşuyordu.  Sessizlik hakimdi.  O sessizlikte 74’ü ve barışı düşündüm.

Son Gün: Othello ve Aitlik

Son gün Magosa’da Othello Kalesi’nin önündeydim. Genç bir çocuk gitar çalıyordu. 

“Nerelisin?” diye sordum. “Buralıyım” dedi. 

“Peki nereye aitsin?” 

Denize baktı ve “Denize” diye cevap verdi. 

Bence en doğru cevabı o verdi. Bu ada denize ait.

Girne’de görüştüğüm Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimize “Gebze’den selam getirdik.  Davanız  davamız ” dedim. Onlar da “Ana vatan yalnız bırakmadı, bırakmayacak” diye karşılık verdi.

Üç günde ne anladım? Kıbrıs haber değil, histir. 

Acele yok. Çay soğumadan içiliyor. Muhabbet yarım kalmıyor. 

Gazeteci olarak gittim, ilham alarak  döndüm. Valizim hafifti ama kalbim doluydu.

Çünkü Kıbrıs unutulacak bir yer değil. 

Çünkü  KKTC  yalnız değildir. 

Çünkü  ‘’ Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır.’’

Bir dahaki sefere daha uzun kalacağım. Bu konuda eşim Teyfik'le de muatabıkız. Söz.

 

YORUMLAR

Lütfen Resimdeki kodu yazınız

Diğer Yazıları

Tüm Yazıları