
Bir eşya, bir sokak, bir ses...
Geçmişle kurulan bu tür nostaljik bağlar bir zamanlar kişisel, organik ve mahremdi. Bugün ise nostalji, kültürel ve ekonomik bir üretim alanına dönüşmüş durumda. Hatırlamak, en temel anlamıyla bir “duygu"nun çok ötesinde, insan eliyle düzenlenen ve planlı programlı dolaşıma sokulan bir deneyim pozisyonuna geldi. Hal böyle olunca geçmiş, yaşanan bir zaman olmaktan çok yeniden sahnelenen bir atmosfere dönüşmeye başladı. Bu dönüşüm, hatırladığımız şeyin her zaman “tarihsel gerçeklik” olmadığını gösteriyor.
Svetlana Boym’un söylediği gibi, nostalji çoğu zaman, “hiçbir zaman tam var olmamış bir zamana duyulan arzu”dur. Türkiye’de 80’ler ve 90’lar romantizminin sürekli geri çağrılması, eski mahalle anlatılarının idealize edilmesi ya da analog gündelik hayatın yüceltilmesi, özlenen şeyin yaşanmış bir geçmişten çok arzulanan bir atmosfer olduğunu düşündürüyor. Hatta gösteriyor. Geçmiş bugün bize parıltılar hâlinde ulaşıyor. Yani bütünlüklü bir tarihten çoğu zaman söz edemiyoruz. Walter Benjamin’in “geçmişin bir anlık parıltı hâlinde şimdiyle temas ettiği” fikri tam da bunu anlatıyor. Retro ambalajlar, yeniden üretilen oyuncaklar ve eski televizyon estetiklerinin dijital platformlarda dolaşıma girmesi, bu parıltıların kültürel olarak çoğaltılmasıdır. Kentsel dönüşümlerle kaybolan mekânların yerini nostaljik imgelerin doldurması da fiziksel hafıza silinirken estetik hafızanın büyüdüğünü gösteriyor. Ancak bu imgeler çoğu zaman geçmişi olduğu gibi geri getirmiyor. “Simülasyon” maalesef gerçeğin yerine geçmiyor, en fazla onun varmış gibi görünmesini sağlıyor. Dizilerde idealize edilen eski yaşam biçimleri ya da sosyal medyada dolaşan “daha samimi zamanlar” anlatısı, yaşanmış tarihten çok güvenli bir “temsil” bir liman üretiyor. İzleyici geçmişle temas ettiğini düşünürken aslında ustaca düzenlenmiş bir sahneyle karşılaşıyor. Nostalji tam da bu noktada ekonomik bir dolaşımın parçasıdır.
Çünkü kapitalizm, geçmişi bir “stil deposuna” dönüştürüyor. 90’lar müziğinin, eski televizyon programlarının ya da çocukluk kültürünün bağlamından koparılarak yeniden paketlenmesi, nostaljinin deneyimden çok kusursuz bir dekor olarak tüketildiğini gösteriyor. Türkiye’nin, Türk aydınının ve şairinin “zaman” ile kurduğu ilişki bu eğilimi daha da görünür kılıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında” dizeleri, geçmişle bugün arasındaki gerilimin en net ifadelerinden biridir. Hızla değişen şehirler ve gündelik hayat, geçmişi bir sığınak hâline getiriyor. Eski İstanbul anlatılarının büyümesi ya da kaybolan mahalle kültürünün romantize edilmesi bu gerilimin kültürel yansımalarıdır. Tabii bu romantizasyon zaman telafi edici bir işleve sahiptir.
Nurdan Gürbilek’in de dikkat çektiği gibi, kaybedilen genellikle “arzulandığı biçimiyle” geri çağrılır. Hatırlanan geçmiş, yaşanmış bir zamandan çok eksikliği hissedilen bir bütünlük hissidir. O his, biraz önce dediğim gibi kusursuzdur. Ne savaşlar, ne ekonomik krizler, ne darbeler ne de bireysel hayatımızdaki irili ufaklı sorunlar. Sanki o neşe saçan mahallede hiç hırsızlık olmamış ya da hiç dayak yememişiz gibi... Bu nedenle toplumsal ölçekte nostalji bir ruh hâline dönüşebilir. “Ortak hüzün”, kaybedilmiş bir dünyanın kolektif duygusunu tarif eder. Geçmişe duyulan özlem burada adeta “kimlik kurucu” bir anlatı hâline gelir. Akışkan modernlik kavramı ise, bu tercihin neden bu kadar güçlü olduğunu açıklar: “Sürekli değişim karşısında insanlar sabit bir anlam ararlar...” Buradan bakınca dünyanın ve Türkiye’nin hızlı dönüşümü, nostaljiyi, bir tür denge mekanizmasına çevirdiği çok açıktır.
Ancak şu da unutulmamalı: Bu denge hemen her zaman eleştirel yüzleşmenin yerini rahatlatıcı bir anlatıya bırakıyor... Elbette medya organları ve algoritmalar da bu rahatlatıcı anlatıyı yani nostaljiyi hızlandırıyor. “Çocukluğumuzun şeyleri” paylaşımları, retro filtreler ve yeniden çevrim estetikler, hatırlamayı deneyimden koparıp gösteriye dönüştürüyor. Bu da tecrübeye dayalı bireysel hafızanın neredeyse yok olduğu, dolaşıma (=anonim olana) açık bir kültürel form anlamına geliyor. Yine de nostaljiye bütünüyle bir yanılsama diyebilir miyiz, sanmıyorum. Buradaki esas sorun nostaljiden ziyade, nostaljiye yaklaşımdaki eleştirel boyutunun silinmesidir. Çünkü gerçek bir hatırlama -önemli oranda-“yüzleşme” içerir. Şairlerin aksine, geçmişle yüzleştiğimiz zaman, nostaljinin kaçış’ı aşacağını ve bugünü anlamlandıracağını pekala göreceğiz. Kısacası bugün ihtiyaç duyduğumuz şey geçmişle düşünsel bir temas kurabilmektir. Böylece hatıralar pazarlama/pazarlanma stratejilerini aşacak ve “saklanan şey” sürekli yeniden yazılan bir anlatı haline gelecektir.