O CILIZ İTİRAZ: ÇİZGİ ROMAN

23 Ocak 2026 Saat: 18:47
Eray SARIÇAM

Çizgi romanı ilk ne zaman ciddiye aldığımı hatırlamıyorum. Belki de hiçbir zaman “ciddi” olmadı; ama tam da bu yüzden, edebiyatın ağırbaşlı salonlarına giremediği yerlerden sızmayı başardı. Edebiyatın tüm türleri insanı söze yaslanarak anlatır. Cümleler kurar, paragraflar örer, sabır ister. Çizgi roman ise bakmayı talep eder. Bir yerde sessizliğiyle konuşur, boşluklarıyla düşündürür. Örneğin roman, okurdan zaman ister; çizgi roman ise dikkat. Roman, kazıyarak ilerler. Kahramanın zihnine girer, hatıraları deşer, okuru yorar. Çizgi roman buna gerek duymaz çoğu zaman. Bir yüz ifadesi, bir gölge, karenin kenarında bırakılmış bir boşluk, romanın sayfalarca anlatacağı şeyi tek bir anda söyler. Bu yüzden çizgi roman “kolay” değil, aksine yoğundur. Anlamı sıkıştırır, okurun omuzlarına bırakır. Şiir gibi…

Türkiye’de ise çizgi romanın kaderi hep biraz eksik okunmak oldu. Uzun süre çocuk dergilerinin arka sayfalarına, bayilerin raf aralarına, “büyüyünce bırakılacak” şeyler listesine hapsedildi. Oysa bu topraklarda çizgiyle anlatma geleneği hiç zayıf değildi. Karagöz-Hacivat’tan karikatüre, mizah dergilerinden politik taşlamalara uzanan güçlü bir görsel anlatı damarımız vardı. Ama çizgi roman, ne tam anlamıyla edebiyat çevrelerince benimsendi ne de akademik bir ciddiyetle ele alındı.

Edebiyat geleneğinde roman, en azından belli bir süre, “yüksek sanat”ın doğal mirasçısı sayıldı. Çizgi roman ise popüler olanın, hafif görülenin hanesine yazıldı. Bu algı, Türkiye’de daha da sertti. Çünkü bizde edebiyat, çoğu zaman ciddiyetle; ciddiyet de ağırlıkla karıştırıldı. Ne kadar zor okunuyorsa o kadar değerli sanıldı. Oysa çizgi roman -yine şiir gibi- zorluğu saklayan bir anlatı biçimidir.

Türkiye’de çizgi roman üretenler, genellikle iki arada kaldı: Ne tam anlamıyla edebiyat çevrelerinin konusu oldular ne de geniş bir okur desteği bulabildiler. Yerli grafik roman denemeleri, derinlikli işler, politik ve bireysel anlatılar hep “istisna” olarak konuşuldu. Oysa istisna değil, potansiyeldi bu. Sorun çizgide değil, bakıştaydı.

Roman karakterleri iç monologlarla derinleşirken, çizgi roman karakterleri susarak derinleşir. Türkiye’de bu suskunluk da yanlış okundu. Sessizlik, sığlık sanıldı. Oysa Watchmen’i, Persepolis’i anlayan bir okur, yerli bir çizgi roman metninde de aynı edebi yoğunluğu bulabilirdi; yeter ki baştan “bu çocuk işi” diye kapıyı kapatmasın.

Ben çizgi romanı, Türkiye’de modern edebiyatın kaçırdığı bir imkân olarak görüyorum. Roman hâlâ güçlü, hâlâ merkezde. Ama çizgi roman, kenarda durarak bile başka bir derinlik öneriyor. Daha kısa, daha sert, daha doğrudan. Bu toprakların politik hafızasına, travmalarına, bastırılmış anlatılarına belki de en uygun form tam olarak oydu.

Bugün hâlâ çizgi romanı “hafif” bulanlar var. Türkiye’de bu bakış daha da yaygın. Oysa hafif olan çizgi roman değil; ona bakmayı reddeden bakışın kendisi. Romanın “saygınlığına” alışmış bir okur için çizgi roman önce cılız bir itiraz gibi gelir. Ama sonra fark edilir ki bu itiraz, edebiyatın kendini tazelemesini zorlayan gür bir sestir.

Belki de bu yüzden çizgi romanı seviyorum. Çünkü bana şunu hatırlatıyor: Edebiyat yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Bazen bir kare, bütün bir metnin söyleyemediğini söyler...

YORUMLAR

Lütfen Resimdeki kodu yazınız

Diğer Yazıları

Tüm Yazıları