“Çok Serbest Piyasa” Garabeti..

28 Nisan 2022 Saat: 13:31
Fevzi KILINÇDOĞAN (Eğitimci)

Son bir yıldır piyasa fazlasıyla serbest. Hatta o kadar serbest ki gece hesap defterlerini karıştıran satıcılar elde ettiği kârı yeterli  bulmayınca sabah ilk iş olarak etiketleri değiştirmek için  harekete geçiyorlar.
Bizim kültürümüzde satıcılar  “bismallah”la güne başlıyordu eskiden;şimdi bir çoğu zamla güne başlamayı dua kabul ediyorlar.
Gelişmekte olan ülkelerde “serbest piyasa” gereğinden fazla serbest olduğunda  tüketicilerin nefes tüketmekten başka tüketecekleri bir şey kalmaz; kalmıyor zaten.
Serbest piyasanın temel hareket noktası “laissez-faire” felsefesi işte tam da bu noktada hükümetlerin elini ayağını bağlıyor. 
Bu felsefe esasında ilk kez mülkiyet haklarını koruma amaçlı ortaya atılmış, sonraları tüm ekonomik yaşamı kapsamış. 
Felsefenin temelde ana fikri, “özel taraflar arasındaki alım satım işlemlerinin müdahaleci hükûmet kısıtlamaları, tarifeler ve sübvansiyonlardan arındırılması”dır.
Bu felsefeyle hareket eden serbest piyasacı hükümetler ekonomik alandaki sahtekârlıklara bile müdahalede zorlanırlar. 
Tam da gelişmekte olan ülkelere “beter olun!” diyen bir felsefe. Hükümetlerin bu felsefeye uymama gibi bir lüksü yoktur;tabi dünya ekonomik sistemleriyle entegre ise.
Hal böyle olunca liberal ekonominin “isteyen istediği şeyi istediği fiyatta satar” düsturu, bu serbest piyasada “isteyen istediği sahtekârlığı istediği oranda yapar”a dönüşür ve bunun önünü almak için iktidar istediği serbest piyasa kozlarını oynasın sonuç vermez.
İşin daha vahim yanı, sahtekârlıklarına “serbest piyasa” kılıfı uyduranlar bu sahtekârlıkları zaman içinde meşrulaştırıp doğal bir ahlak yapısına dönüştürmesi.. 
Sonrası kuşaklarda da bu meşruluğun devam etmesi halinde nasıl bir yozlaşmayla karşılaşacağımızı az çok tahmin ediyorum.
“Bırakınız yapsınlar!” anlamına gelen “laissez faire”’ın, kendilerine ekonomik bir yön bulmaya çalışan ülkelere, sömürgeci ülkelerin dayattığı bir felsefe gibi görünüyor. 
Gelişmiş ülkeler için, kendilerinin ürettiği bu felsefe akım çok bir anlam taşımıyor. Onların ekonomik anlamda kaybedecekleri çok fazla bir şey yok çünkü.
Yatırımcı, “Avrupa” standartları dendiğinde kendiliğinde süt dökmüş kediye dönüyorlar zaten.
   Üstelik dünyanın herhangi bir yerinde var olan sömürgelerden elde ettikleri vergi gelirleri gelişmiş ülkelerin milli gelirlerinden ya fazla ya da eşdeğer oranda. Böyle bir durumda “laissez faire felsefesi” onlar açısından çok anlam taşımaz.
Bizim gibi gelişmekte olan ve e ekonomisine her türlü etki ve denetimden uzak bir yol çizmeye çalışan ülkelerin şuan içinde bulunduğu durum, bu felsefenin getirdiği garabetten başka bir şey değil.
 Üstelik belli ahlaki noktalarda kriter sahibi olan bir toplumuz; bu toplumda sömürgeci felsefe meyvelerini veriyorsa başka toplumların içinde bulunduğu keşmekeşliği siz düşünün.
Bu arada tümüyle serbest piyasa karşıtlığı yaptığım zannedilmesin. 
Müdahale anlamında ben. ne komün bir ekonomik modelden yanayım ne de kapitalistlerin ceplerini doldurmak için “barkınız yapsınlar "dan yanayım. Bunun dengeli biçimde götürülmesi en büyük temennim.
Başka bir anlatımla 24 Ocak kararlarından bu yana ihracatı arttırmaya yönelik izlenen serbest piyasa ekonomisine karşı olmak başka, “çok ama çok serbest ekonomiye” karşı olmak bambaşka.
Sanayiciye ülke insanının temel ihtiyaçlarını gözeterek maksimum düzeyde kâr etme fırsatı sunmak başka, ürettiği malın alım gücünü çok ama  çok aşan bir satım yapmasına göz yummak başka..
Kimse bana serbest piyasanın arz talep dengesi gözettiğini söylemsin. Artarda yapılan zamlar ya da benim açımdan sahtekârlıklar, ne talebin yüksekliğinden ne de talebin azlığından kaynaklanıyor; tamamen daha fazla paraya olan talebin ahlaki sınırları aşmasından..
İktidar “laissez faire felsefesi”nin kendilerine sunduğu kadarıyla müdahale etme hakkını kullansa da oldukça yetersiz kaması bir yana, bu müdahale sonralında kesilen cezaların kat ve kat fazlasını bu marketlerin halkın sırtından çıkarması ayrı bir yana.. 
Ne yana bakarsak bakalım tamamen ”bir kısım “sahtakarların” insafına kalmış gibiyiz.
1900’lerde İngiliz ekonomisinin Alman ekonomisi karşısında biraz geri kaldığını düşünen bazı İngilizler, Alman ekonomik modelini (ki serbest ekonomik modeli) ülkelerinde uygulamayı savunduklarında bir çok İngiliz bu fikre karşı çıkmış ancak İngiliz hükümeti bir ekonomik sistemler karışımı yaparak  halkını da ezdirmeden hızla Alman ekonomisinin seviyesine yaklaşmayı başarmıştı.
Bunu yaparken halkını açgözlü kapitalist canavarların önüne atmamaya özen göstermişti. Ben buna sosyal devletin sosyal ekonomik modeli olarak bakıyorum. 
Fakat bu süreçte İngiliz halkının özellikle Büyük Buhran’ın etkisiyle uzun süre açlık ve sefaletle burun buruna geldiğini bilmekte fayda var. 
Çok şükür ki devletimiz çizmeye çalıştığı kendimize has ekonomik modelinin getirdiği girdaplardan, halkını hiç olmazsa açlık yahut fakirlik sınırlarına yaklaştırmadan korumaya çalışıyor. Bu koruma çabasında ne ölçüde başarılı olduğu, bireyin ihtiyacına göre değişir.
Ama genel olarak baktığımızda, mücadelesinde halk yararına aldığı olumlu sonuç, yaptığı fedakarlıkların yanında çok az..Bu da bir takım sanayicinin aç gözlülüğüne yönelik önlemin yetersizliğiyle alakalı bir durum.
İktidar hedeflediği, her türlü etki ve denetimden uzak bir ekonomik modelin meyvelerini, halk nezdinde, seçimden 6 ay öncesinde almaya başlamazsa, bu durum, iktidarın yeniden seçilmesini zorlaştırır; aksi bir durumda ise iktidar, bir önceki genel seçimde aldığı oyun çok daha fazlasını alır..
Her ne olacaksa halkın yararına olması dileğiyle..

YORUMLAR

Lütfen Resimdeki kodu yazınız

Diğer Yazıları

Tüm Yazıları